26 Mart 2013 Salı

İmdat!!! 7 gün 24 saat saat bana yetmiyor!

Ezelden beri çok heyecanlı bir insanım. Anne olmadan önce yoğun bir iş hayatım vardı. Sektörümün event planlama ve reklam olması sebebi ile zaman benim işimde en önemli unsur olmuştur her zaman. Yayına yetişmesi gereken, medya planında aksaklık yaratılmaması gereken radyo, tv spotları, reklam filmleri, aktivitenin günü saati belli yetiştirilmesi gereken tasarımlar, çizgi altı ve çizgi üstü materyaller, konserlerden önce yeterli duyuru zamanını sağlamak için hazırlanacak duyuru materyalleri vs gibi zamanla yarışan bir iş hayatının kendimce başarılı bir üyesi olarak zaman planlamasını her zaman çok iyi yapmışımdır. Ama gel gör ki anne oldum, işten ayrıldım, kendimle ilgili daha fazla yapacak şeyler ürettim ve sonuç sahip olduğum 7 gün 24 saati bir türlü yettirememeye başladım. Günün ve hatta haftanın SABİT  planı çok basit! Saat en geç 9 buçukta günüm başlıyor. Öncelikli Beren'in altını değiştirmekle başlayan günüm, Beren'in kahvaltısını hazırlamak ve yedirmekle devam ediyor. Bu her gün aynı! Haftanın iki günü ( Salı ve perşembe) sabah 10'da Beren'in okulu var. Kindyroo'ya gidiyoruz. Bir saat süren yoğun aktiviteden sonra genellikle eve dönüyoruz. Beren yine bir şeyler yiyor, sonrasında öğlen uykusuna dalıyor. Okula gitmediğimiz günlerde uyku saatine kadar ya Beren'in arkadaşları ve tabi ebevenleri olan kendi arkadaşlarımla bir araya geliyoruz. Saat 13:00 itibariyle bebeler uykuya dalıyor.
Kendi adıma, Beren adına, evim için yapmam gerekenleri yapabileceğim 2-3 saatlik serbest zaman başlıyor. İşte size uzuuuuuun bir liste;

  • Malum ikinci üniversiteye başladım. Sosyoloji okuyorum, sınavlar kapıda, ders notları hafta hafta yüklenmeye devam ediyor. Okuyacak bir sürü doküman var ve ders çalışırken sakin kafa çok önemli!
  • Uyandığında Beren'in öğle yemeği yemesi gerekiyor. Her gün makarna, patates gibi çabuk hazırlanan ama besleyiciliği az yemekler yiyemeyeceğine göre önce ne yapılacağı düşünülüyor ve sonra uygulamaya geçiliyor. 
  • Artık ben de heyecanı canlı bir bloggerım. Yazmak istediğim bir sürü şey var, konuları kafamda toparlamak, bir sıraya dizmek, gerekliyse fotoğrafları ve videoları toparlamak, bilgisayar başına geçip, birbirinden kopuk cümleler kurmadan yazımı yazmam gerekiyor.
  • Okumaya başladığım kitaplar var. Hele bir seri var ki ( bloguma yazacağım yazılar arasında öncelikli sırada) bir türlü elimden kitabı bırakamıyorum. Seri 4 kitaptan oluşuyor, çok heyecanlı 4. kitaba geldim, hemen devamını öğrenmek istiyorum. 
  • Film izlemeyi çok severim. Hele şimdi ipad'ime digitürk'ün bir uygulamasını indirdim. Bir sürü film listede izlenmeyi bekliyor. 
  • Akşam yemeğinde ne yapılacağını düşünmek ve yapmak da ayrı bir konu zaten. 
  • Örgülerim var sırada bekleyen. Canım arkadaşımın oğlu Efe'ye ve benim miniğe başladığım hırka ve kazak var yarım bekleyen, bahar için harika merserize ipler aldım örmek örmek örmek istiyorum. 
  • Tüm bunları yapmaya çalışırken tabi akşamları erken yatmak mümkün olmuyor, haliyle sabah da tam uykumu alamamış oluyorum çoğu zaman. Gün yoğun başlıyor, Beren'in uykusu ile birlikte ben de biraz kestirmek istiyorum. 
  • Her gün evde geçmez ki biraz da AVM, park, bahçe gezmek lazım. Dışarı çıkmak, kafa dağıtmak lazım.
  • Yeni bir iş oluşumuna giriştim bir de. Detayları yine ileride paylaşacağım. ( Al sana yazacak bir konu daha :) ) Bunun için eğitimler almam lazım, işi geliştirmek için bir sürü fikrim var bunlarla ilgili çalışmalar yapmam lazım. Sadece hafta sonlarında eğitim alıp, evde öğrendiğim sistemin tüm incelikleri üzerine çalışmam lazım. 
  • Postcrossing sevdasına tutuldum bir de. Kartpostallar alıp, onları doldurup, PTT'ye gidip düzenli olarak gönderim yapmam lazım. 
  • Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de günümüzün sanal çılgınlığı "Candy Crash" oynamaya başladım dün itibariyle, oradaki levellerı atlamam lazım!
Söyleyin bana A dostlar! Bu günler, haftalar uzamaz mı!? 

25 Mart 2013 Pazartesi

Ahhh o ilk kazalar!

Hep büyüklerimiz der ya " çocuk bu düşe kalka büyüyecek!", valla tecrübe ile sabit bir şey biliyorlar da konuşuyorlar :) Bebeklikten çocukluğa kadar her dönem ayrı bir macera. Bir yandan gelişen, öğrenen, sizinle daha çok iletişim kurmaya başlayan bebeğinizin durumu sizi mutlu ediyorken, bir yandan da farklı farklı endişeler başlıyor. Örneğin ilk doğduklarında, yenidoğan kontrollerinden geçip sağlıklı olduğunu öğrendikten sonra tek endişeniz sütüm yeterli olacak mı, bebeğim doydu mu, gazını çıkarabildim mi gibi endişelerle başlayıp, güldü mü, doğru tepkiler veriyor mu gibi zihinsel gelişim endişelerinden geçip, hareketler başladıktan sonra giderek şekil değiştiren "ev kazaları" endişeleriyle devam ediyor. Açıkçası benim şu ana kadar Beren de en zorlandığım dönem emekleme başladığı dönemdi. Çünkü ne yerde ne de gökte sabit durmadığı için sürekli tetikte bir dönemdi benim için. Herkes dedi ki "Bir de yürüyünce gör sen". Valla Beren yürümeye başladı ben rahat ettim. Artık dışarıda yere inebilecek konuma geldiği dönem birden rahata erdiğim dönem oldu benim için. Ama bu demek değil ki tehlikeler azaldı, aksine ( özellikle Beren gibi içi içine sığmaz, yerinde durmayan bir çocuğunuz varsa) karşılaşılan tehlike oranı da büyüdü tabi ki.

Bebeklerin ilk yürümeye başladıkları zaman çok eğlencelidir. Sarhoş gibi bir o yana bir bu yana savururlar kendilerini. Eller kollar havada. Hız kontrolü tamamen kaybedilmiş ama en önemlisi başarmanın verdiği mutlulukla hep gülen yüzlerdir yeni yürüyen bebeklerin yüzleri. Ta ki hızlarını alamayıp bir yerlere toslayana kadar. Her çocuk farklı, kimisi çok temkinli, kimisi deli fişek. Bizimki deli fişek grubunda olduğu için, benim reflekslerim çok gelişti sayesinde. Ama şu da bir gerçek kişiliğiniz ne olursa olsun, ister soğukkanlı ister panik atak bir yapınız olsun, bebeğinizin başına gelen ilk kaza her zaman elinizi kolunuzu bağlar. Beren ilk uçma deneyimini bir çok bebeğin aksine çok erken yaşadı. Daha 4,5 aylıkken sürünerek ilerleyebildiğini keşfedip, etrafında yastıklar olmasına rağmen 5 saniye içerisinde bizim yataktan düşerek yaşadı. Ben soğukkanlılar tarafında olmama rağmen Beren'in yatağımızın yanındaki park yatağın altına uçuşunu görmek ben de ne soğuk ne de kan bıraktı açıkçası. Hiç unutmuyorum evde yalnız olduğum bir Pazar günüydü. Beren de o kadar minikti ki elim kolum titreye titreye hastaneye götürdük hemen. Sağolsun hemşireler güzel dalga geçmişlerdi bizimle :) Aslında şimdi bakınca ( düşmeler konusunda bu kadar tecrübe kazandıktan sonra) kendilerine hak vermiyor da değilim. Eminim her anne için ilk düşmeler önemlidir! Unutulmaz! 

Beren'in bu tecrübeyi bu kadar erken yaşaması her ikimiz için de ( çok şükür herhangi bir zarar görmeden atlattığı için) iyi de oldu aslında. Sonra 8 aylık olduğunda Beren "sıralamaya" başladı. Yani bilmeyenler için bir yerlere tutunup yürümek anlamına gelen sıralama da en az yürümek kadar heyecan verici oluyor çocuklar için. Daha dengelerini tam sağlamayı öğrenmeden, etrafı keşfedecek emekleme dışında bir yol onlara. Ama işte çocukta biraz şuur olacak ki kendini kollayacak, yok anacım bizim ki nerde abuk subuk yerler oralarda. Sonra 13 aylıkken yürümeye başladığında da şuur konusunda henüz bir anlaşma sağlayamamıştık kendisinde. Sonrasında sırayla çarpmalar, düşmeler, dudak patlatmalar, şiş kafalar, morarmış uzuvlar ile düşmeyi de kendisini düşmelere karşı korumayı da öğrenmeye başladı. Bir bebek ve anne için "ev kazaları" denen küçük kazalar konusunda en zor dönem bebeğin yürümeye başladığı 2 aylık süreç diye düşünüyorum. 

video
Bu konuya geçen hafta Beren'in yakın arkadaşlarından Kuzey'in bizim evde kafasını koltuğa çarpmasından geldik aslında. Tabi sevgili arkadaşlarımız Ezgi ve Batu'nun Kuzey'in ilk ev kazasını yaşamalarına da şahit olduk. Çok şükür herhangi bir kalıcı hasar almadan atlattı mor gözle bu olayı da Kuzey. O gün Ezgi'nin yaşadığı panik bana bundan 15 ay önce yaşadığım paniği hatırlattı. Bu kadar düşme tecrübesine sahip bir ebeveyn olarak da izlenecek adımlar ve psikolojik sakinleştirme işi de bana düştü tabi :)
Bir dip not olarak benim en çok yaşadığım, doktorlardan sonrasında ne yapılması gerektiğini öğrendiğim düşme, çarpma ve dudak patlatma olayları ile ilgili bir kaç şeyi de burada paylaşayım, allah korusun da yaşayacak birileri olursa aklında olsun! Düşmelerin en önemlilerinden biri yüksek bir yerden düşme, eğer yüksek bir yerden düşüldüyse ve kafasını çarptığına eminseniz ben olsam çok beklemeden hastaneye götürmeyi tercih ederim. Eğer çocuk kendi boyunda yükseklikten yani koşarken veya yürürken düştüyse çok da panik yapmaya gerek olmuyor. ( Bu benim en çok yaşadığım travma durumu). İlk bakılması gereken çok miktarda kusma veya şuur kaybı olup olmadığı ve vurulan yere buz kompleksi yapmak. Hemen sonrasında ( hayvansal yağ olduğu için sanırım) şişen ve moraran bölgeye tereyağ sürmek de ödemin daha hızlı inmesini sağlıyor. Bu da tecrübe ile sabittir, bir arkadaşım söylemişti biz de çok işe yaradı :) Tüm bu önlemler alındıktan sonra biraz soğuk su ile çocuğun yüzünü yıkamak hem korkuyu hem de şoku atlatmasına yardımcı oluyor. Dudak, kaş patlamalarında dikiş atılmasını gerektirecek bir yarılma yoksa su ile yüzü yıkamak, kanayan bölgeye bir bezle tampon uygulamak ve biraz buz kompleksi ile darbe alan bölgeyi rahatlatmak bebeğinizin de sizin de rahatlamanız için iyi olacaktır. Tabi ki de benim burada yazdıklarım kendi tecrübelerimden edindiğim sonuçlarla sabittir. Her darbenin etkisi farklıdır, bunun seviyesini de zamanla daha rahat anlamak mümkün. 
Bir dudak patlama hikayesi..

Dediğim gibi ilk kazalar zordur, sonrakiler daha rahat geçer...Dedikleri gibi "çocuk bu, düşe kalka büyüyecek!" Tüm sevdiklerimize kazasız, belasız, sağlık dolu bir ömür dilerim!

22 Mart 2013 Cuma

Korku filmi sever misiniz?!

Benim yaş dönemindekiler eskiden Cuma akşamları yayınlanan "Alacakaranlık Kuşağı" nı hatırlar. Hastasıydım direk! O zamandan severim korku filmlerini, şimdilerde izlediklerim çok saçma geliyor bana o zaman daha anlamlıydı korku filmi izlemek herhalde. Geçen hafta sonu iki tane korku filmi izledim. Beni korkuttu mu HAYIR! ama izlerken de sıkılmadım açıkçası. Zamanında izlediğim "Paranormal Activity'nin" yerini hiç bir film dolduramaz. O da izlerken gayet güzel gelmişti de sonrasında yaklaşık 2-3 hafta sonra korkmaya başlamıştım gece yatarken. Kendi kendimi bizim köpeğimiz var, ruhlar, cinler gelse hisseder en azından bizi uyarır diye telkin ederek üzerime yapışıp kalan korkudan kurtulmuştum. Ve bir hata edip "Paranormal Activity 2" nin fragmanını izleme gafletinde bulundum. Ana hem bebek var hem de köpek! Koşarak uzaklaştım ortamdan, zaten serinin kalan bölümlerini de izlemedim açıkçası sonra. Aşağıda önereceğim filmler, klasik ses efekti bol, karanlık, dinamik yani klasik amerikan korku filmleri :)


"American Mary" - 2012



Film başarılı bir tıp öğrencisinin, uğradığı tecavüz sonrasında nasıl bir psikopata dönüştüğü ile alakalı kısaca. Ama filmi ilginç kılan insanların ondan yapmasını istedikleri, " vücut deformasyonu" olarak tanımlanan şeyler. Örneğin bir kız dilini ikiye ayırmasını istiyor, yani bildiğimiz dikine ortadan, iyileştikten sonra baya iki dilli bir insan oluyor. Ya da kendini oyuncak bebeğe dönüştürmek isteyen bir kadın var. Oyuncak bebeklerin cinsiyetleri yoktur çoğunlukla cinsel organ kısmı kapalı, göğüs uçları da yoktur. İşte kadını  buna döndürüyor. Tabi bu arada deli gibi de para kazanıyor bu durumdan bizim deli öğrenci. Ve tüm korkunç vücut deformasyonu olaylarını kendine tecavüz eden kişi üzerinde uyguluyor. Kısaca konu bu ama dediğim gibi insanların kendilerine neler yaptırmak istedikleri kısmı filmi dinamik tutmuş bence. Bunun dışında saçma bir korku filmi :)

"Lanetli Tepeye Dönüş" - 2007


1999 yılında filmin ilk serisi "Lanetli Tepe"nin devam filmi. İlk filmi izlememiştim açıkçası ama zaten konu itibariyle de izlemek gerekmiyor. Bu filmde de ilk filmden göndermeler var. Tipik lanetli bir ev, eskiden akıl hastalarını tedavi etmek için kurulmuş bir bina. Buradaki ölülerin ruhlarını serbest bırakmayan bir heykel, bu heykeli almak için eve giren bir grup insan. Gerisini zaten tahmin etmek zor değil :) Yani ses efektleri ile heyecanı yüksek tutan bir gerilim filmi. Bana bu da saçma geldi doğal olarak ama dedim ya korku filmi işte :)
Yavaş bir film olmadığı için sıkılmazsınız bence.

Bunlar da bu hafta sonu için gerilim sevenlere öneri olsun :)

17 Mart 2013 Pazar

Bir Bursa macerası!


Annem ve babam Eskişehir'li. Bir iş münasebeti ile evlendiklerinde Bursa'ya taşınmışlar, ben ve kardeşim Melike, Bursa doğumluyuz. Hatta ben ilkokul ikinci sınıfa gelene kadar da Bursa'da yaşadık. Yine bir iş münasebeti ile 1994 yılında İstanbul'a taşındık. Anneannemler hala Bursa'dalar bu yüzden Bursa ile bağımız hiç kopmadı. Zaten daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere her kış sezonunda Uludağ'a giden bir kişiliğim ben :) Konuyu uzattıkça uzattım yine :) Geçen hafta annem, anneannemleri ziyaret amacıyla iki günlüğüne Bursa'ya gidecekti. Baktım o tarihlerde hava da güzel düştük minnoş oğlumla annemin peşine, büyük anneanneye ve dedeye sürpriz yaptık. Şansımıza hava gerçekten çok güzeldi. Bursa'nın bir sürü güzel yerlerini gezme fırsatı bulduk. Şimdi bu mekanlardan bahsedeceğim biraz.

Sabah kalktık düştük yollara...
Şoförümüz de çok tatlıydı valla :)



Sabah saat 10.45 Pendik - Yalova feribotu ile geçtik karşıya. Mart ayı sonuna kadar kampanya yapmışlar, araçlı geçiş 15 TL, belki tuttu diye Nisan sonuna kadar uzatırlar. Laylay loyloy başladı yolculuğumuz. Bursa'ya gidip de eski garajın oradaki Uludağ kebapçısında İskender Kebap yemeden geçilmez. Bu bizim için bir klasiktir. Aç olsak da olmasak da mutlaka orada durup, iskenderi mideye indirir, foursquare'den check-in yapılarak tüm eş dost çatlatılır :)

Karnımızı çılgınca doyurduktan sonra, asıl amacımız olan sürprizzzzz! bölümüne geçmek üzere Çekirge semtinde oturan anneannemlerin evinin yolunu tuttuk. Çok güzel bir karşılama oldu, sevgili anneannem çok uzun süre kendine gelemedi beni ve Beroyu karşısında görünce. Bütün yol boyunca Beren uyumadığı için hemen onu öğlen uykusuna yatırıp biz de biraz dinlendik. Günler kısa yapacak şeyler çok olunca herşeyi acele acele yapmak gerekiyor tabi. Akşam yemeği için Mudanya'da her zaman gittiğimiz "Abla'nınYeri" adlı balıkçıyı seçtik. "Abla'nın Yeri" Mudanya sahilde, güler yüzlü garsonları, bilgili şefleri ve tertemiz mekanıyla gidenlerin memnun ayrıldığı salaş bir balık restoranı aslında. Ben küçüklüğümden beri Dil balığı diye de bilinen Mezgit balığını çok severim. Yumuşacık tavuk eti gibidir eti, kılçığı olmaz. Bir de bu dönemde çıkan "fener balığı" var. Güveçte yapılıyor. Annemlerin tercihi fener balığından yana oldu, ben de mezgitimi söyledim. Çok keyifli bir akşam geçirdik, 5 kişi dolu dolu salata, balık, meşrubat, karides yiyerek 95 TL hesap ödedik. Yani çok ucuz değil ama mekandaki ilgi alaka, yediğimiz yiyeceklerin bolluğu ve nefis tadı bu paraya değer. Yolunuz Mudanya tarafına düşerse uğramadan geçmeyin derim.


Fener balığı

Dil balığı











Bursa'nın en sevdiğim özelliklerinden biri çevresi çok güzel köyler, kasabalar ile çevrili ve mesafeler çok kısa. Ben tabi alışmışım İstanbul'da en yakın yere bile en az yarım saatte ulaşmaya, burasını da aynı sanıp Beren yolda uyur diyerek ertesi gün yine attık kendimizi sokaklara. Tabi Beren tam uykuya dalacakken gideceğimiz yere pıt diye vardığımızdan Beren için yapmış olduğum öğle uykusu hesapları pek tutmadı :)
Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra kahvemizi içmek için Mudanya yolu üzerinde, merkeze yaklaşık 15 dakika uzaklıktaki Misi Köyü'ne gittik. Anneannem ve dedem buraya sık sık geldikleri için çay bahçesinin sahibi pek bir hürmetle karşıladı bizi. Bizimkiler de bir gurur, bir göğüs kabarıklığı, kızım, torunum, torunumun oğlu diye diye övüne övüne bir hal oldular :) Misi Köyü dağın eteğinde, ağaçların arasında, nehrin kenarında kendi halinde bir köy aslında, ama hafta sonu adım atacak yer bulunmayacak kadar hem Bursa yaşayanlarının hem de bizler gibi dışarıdan gelenlerin keşfettiği bir yer aynı zamanda. Nehrin kenarındaki çay bahçelerinde çay, kahve, meşrubat içerken bir yandan da ördekleri beslemek çok keyifli oldu bizim için. Beren tam bir hayvan aşığı olduğu için etraftaki kediler, köpekler, kazlar, ördekler, kuşlar mest etti yavrucağı. Kendisinin yemesi için almış olduğum tüm balık krakerleri de ördekler yedi sağolsunlar :)
Elinde balık kraker aşağıdaki ördekleri besleyen Beren

Fotoğraf çekimi için ördek beslemeye ara vermek istemeyen Beren :)


Bu da annesinin bir tanesi Beren :)

Sabah kahvemizi Misi Köyü’nde içip, temiz hava bol gıdayı da aldıktan sonra öğle yemeği için düştük yollara. Bir çok kişinin bildiği bir sahil kasabası olan Trilye’ye yöneldik.  Allahtan bundan önce gittiğimiz yerlerden biraz daha uzak olduğu için Beren’i yolda uyutmayı başardık bu sefer, daha uzak dediysem de Bursa – Trilye arası yaklaşık araba ile 35-40 dk sürüyor. Yine biz İstanbul’da yaşayanlar için oldukça kısa bir mesafe :) Burası da çok eski sahil köylerinden biri, şimdi adını hatırlayamadığım Nurgül Yeşilçay’ın oynamış olduğu bir dizi sayesinde ününe ün katarak gelişmeye devam eden bir turistik kasaba diyebiliriz. Bir sürü balık restoranı yan yana dizilmiş sahil kısmında, biz Trilye Balık’ı tercih ettik ama duyduğumuza göre oradaki tüm restoranların hizmetleri güzelmiş.





Ehh böyle böyle akşamı ettik tabi, Trilye, Beren ve sokak hayvanları ile günümüzü sonlandırıp evin yolunu tuttuk.
Ben oldum olası hamam olayını hiç sevmem. Sıcaktır, kükürt kokar, yapış yapıştır benim için hamam demek. Ama annem için hamam cennetle eş değer anlama sahip. Sabah öğle akşam hiç fark etmez, bırak kadını oraya sabaha kadar yıkanabilir :) Bilmeyenler için Bursa’nın kaplıcaları çok meşhurdur. Sevenlere duyurulur.
Hem dağ havası hem orman havası hem deniz havası derken çarpılmış bir şekilde erkenden uykuya daldık. Beren bile gece hiç uyanmadan sabah saat 9 buçuk’a kadar uyudu :) Bursa ziyaretimizin sonuna geldik, aynı gün saat 14:00 Yalova – Pendik feribotu ile İstanbul’a geri dönecektik. Ama işte mesafelerin yakın olması gitmeden Uludağ Yolu üzerinde Seyirtepe de sabah kahvesi içmek için bize zaman tanıdı. Baharın ilk günlerini haber veren 22 derecelik hava, güneş, bol temiz hava eşliğinde kahvemizi de içip döndük evimize. Seyirtepe de Uludağ yolu üzerinde yaklaşık 10 dakikalık mesafede tüm Bursa’nın manzarasına sahip bir çay bahçesi.
Seyirtepe anısı!


İşte öyle böyle geldik Bursa maceramızın sonuna. Bunlar benim 2 güne 19 aylık bir bebekle sığdırabildiğim yerler :) Ben gezi yazısı yazmayı bilmem açıkçası, sadece gördüğüm sevdiğim yerleri anlatmayı, bu mekanlar ile ilgili hissettiklerimi paylaşmayı bilirim. İki gün için de olsa hem anneannemleri görmek hem de güzel Bursa’yı gezmek çok keyifliydi. Şehrin yoğunluğundan bunalanlara çok yakında bir cennet Bursa ve çevresi! Şiddetle tavsiye edilir. 

9 Mart 2013 Cumartesi

Bebeklerin anneanne istilası!

Canım annecim pamuk gibi kadın, enerjik, capcanlı, ruhu genç bir insan kendisi :) Kadınların yaşı söylenmez ama kendisi bu durumdan hiç gocunmadığı için belirtmeden geçemeyeceğim 53 yaşında bir deli fişek benim annem! Sağolsun tüm dostlarım da severler kendisini, hatta onlar arasındaki adı "Emoş"'tur. O kadar bizden biri yani. Geçen Perşembe günü canım dostlarımla kararlaştırdık anneme gittik. Aldık bizim minnoşları da koyulduk Dragos yollarına. O kadar aç gitmişiz ki gözümüz hiç bir şey görmedi hemen harika hazırlanmış masaya üşüştük :) Sofranın ortasında görmüş olduğunuz yeşil salata " ıspanak salatası" hemen buradan tarifini de vereyim. 

Ispanakları güzelce yıkayıp, minik minik kesiyorsunuz. İçine nar taneleri, domates, ceviz içi, kornişon turşu, nar ekşisi, sarımsak, zeytinyağ ve limon koyuyorsunuz, buyrunuz size hızlı, lezzetli ve faydalı bir salata alternatifi. Diğer börek, tatlı tariflerini ayrıca bir yazımda paylaşacağım :)

Kendimizi kaybetmeden önce fotoğrafını çekmeyi başardığımız enfes yiyeceklerle dolu soframız!

Bir yandan yemeklerimizi yiyoruz, bir yandan sohbet ediyoruz, bizim minik canavarlar da ortalıkta ellenmedik yer bırakmamacasına araştırmaya giriştiler. Oyuncaklar, el süpürgesi, çalı süpürge, telefonlar, kumandalar vs havalarda uçuşuyor. Arada paylaşılamayan ürünler yüzünden çığlık çığlığa bağrışlar, telefondan açılan Gangnam style şarkısı ile çoşmalar :) Çok şenlikliydi anlayacağınız, 5 saniye içerisinde o toplu, tertemiz ev bir kaos ortamı yaşadı, annemin koltukları çok değerlidir her yer batsın koltuklara bir şey olmasın :) Neyse günü kazasız belasız, hiç bir şey kırmadan ve en önemlisi koltukları lekelemeden bitirmeyi başardık! 

Sonra saldık bebeleri anneannenin üzerine :) 




İsme özel bereketli dinozor kumbaralar!

Geçen hafta sevgili arkadaşım Ezgi'den çok güzel bir hediye aldım. Adıma özel bir "Dinozor kumbara" :) Bu hediyenin geliş tarihi "8 Mart kadınlar günü" olduğu için benim kadınlar günü hediyem oldu. Bu aralar biraz da harcama yaptım acaba tutumlu ol mu diyor bana diye de düşünmedim değil :) Şaka bir yana, benden çok Beren'in ilgisini çekti bu sürpriz hediye. Dinozorun kafasını yemeye çalışmalar, para deliğine parmak sokmaya çalışmalar, dinozorun yüzüne bakıp kendi dilinde bir şeyler anlatmalar :) Ailecek çok eğlendik..Babalara, annelere, arkadaşlara, dostlara yüz güldürecek, minik bir hediye alternatifi, paylaşmak istedim, kendisini D&R store'larda bulabilirsiniz! Ezgi'cim sana da ayrıca çok çok teşekkür ederim :)


İşte karşınızda Sakin ve etkileyici, evrenin en çarpıcı dişlerine sahip İremosaurus!
 Malum Türkçe lastik gibi dil, lütfen adımı Türkçe'de gaz çıkarmak anlamına gelen bir kelime ile bağdaştırıp kalbimi kırmayınız :)

8 Mart 2013 Cuma

Bu hafta sonu evde ne izlemeli!


Ben film izlemeyi çok severim. Şimdi şimdi Beren'den vakit bulup bol bol film izleyebiliyorum, bir de film arşivi yapan bir komşunuz varsa benim gibi tadından yenmez :) Hafta sonu yaklaştı, evde film keyfi yapalım diyenlere bir kaç öneri de benden olsun!

The Experiment – 2010


Director: Paul Scheuring
Writers: Paul Scheuring (screenplay), Mario Giordano(novel),
Stars: Adrien Brody, Cam Gigandet, Forest Whitaker


1971 yılında " Stanford Prison Experiment" adında yapılan bir deneyin beyaz perdeye yansımış hali. Daha önce hiç hapishaneye girmemiş, herhangi bir şiddet kaydı olmayan 26 adam bu deney için hapishane şekline getirilmiş bir mekanda iki hafta boyunca gözetimciler olmadan kalmak durumundalar. Bu 26 kişinin bir kısmını gardiyan, kalanları da mahkum yapıyorlar. Her grubun uyması gereken kurallar var, şiddet kullanmak kesinlikle yasak. İsteyen deneyi terk etmekte özgür, fakat bir kişi bile deneyden ayrılırsa kimse parasını  alamayacak. Bol "challenge" yüklü bir film. Birbirini hiç tanımayan adamların bir kaç günde nasıl bir hal aldıklarını heyecanla izledik. Ben her zaman senaryosu gerçek yaşamdan alınan filmleri heyecan verici bulmuşumdur, çünkü yaşananlar birilerinin başından gerçekten geçmiş duygusu filmden çok bir hayat kesiti izliyorum etkisi yaratıyor bende. Daha derine inmek isteyenler için gerçek görüntülerin olduğu deney belgeseli youtube üzerinden izlenebilir.

The Young Victoria  - 2009


Director: Jean-Marc Vallée
Writer: Julian Fellowes
Stars: Emily Blunt, Rupert Friend, Paul Bettany


Oldum olası siyasi filmlerden hiç haz etmem. Hangi ülke olduğu hiç önemli değil, işin içine full politika giriyorsa hemen kapatırım o filmi. İlk başta bu film de öyle mi acaba diye düşündürdü izlemeye karar verdiğimde. Sonuçta çok genç yaşta İngiltere kraliçesi olmuş birinin hayatından bir kesit anlatıyor ama biraz aşk da var sanki dedim başladım izlemeye. Gerçekten tahminlerimin çok ötesinde politik olayların çok yüzüstü anlatıldığı, tamamen kraliçenin yaşamına, duygularına, yetiştiriliş tarzına, aşkına, dost ve düşmanlarına odaklanmış çok güzel bir film. Kişileri ve bağlantıları anlamak için dikkatlice izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Öyle hem muhabbet edeyim hem filme bakayım derseniz ortasında herhangi bir tarafından tutunamazsınız tekrar filme :) O yüzden sadece film izlemek istediğiniz bir ara izlemenizi tavsiye ederim.

Life of Pi – 2012


Director: Ang Lee
Writers: David Magee (screenplay), Yann Martel (novel)
Stars: Suraj Sharma, Irrfan Khan, Adil Hussain



Malum geçtiğimiz haftalarda verilen Oscar ödülleri ile birlikte bu filmde ön plana çıkma fırsatı yakaladı. En iyi yönetmen, En iyi görsel yönetmen, En iyi orijinal müzik ve En iyi görsel efekt dallarında 4 ödülle taçlandı film. Fantastik macera yazarı “Yann Martel” tarafından 2001 yılında yayınlanmış bir romandan hayat bulmuş bir film aslında “Life of Pi”. Konusu bir yana gerçekten aldığı ödüllerin hakkını verecek derecede görsel efektler  ve film müzikleri harika! Biraz gerçekçi,  biraz fantastik bir film aslında. Tam benim sevdiğim cinsten J  Özetle konusu okyanusun ortasında günlerce bir filikada Richard Parker isimli bir bengal kaplanı ile mahsur kalmış Pi’nin macera dolu  hikayesi.  

Ben henüz izlemedim ama "Aşkın İzleri" filmini de birkaç kişiden duydum, duygu yüklü filmler çok bana göre değil, ben daha çok heyecan, macera, komedi gibi mizacıma uygun filmleri tercih ediyorum ama dramlar da hayatımızın kendisi aslında! Aşklarımıza, kaybettiklerimize, başa çıkmak durumunda olduğumuz aşk acılarımıza, yeni insanlara farklı bir bakış açısı için bu filmi de öneriyorlar :)

Şimdiden herkese keyifli seyirler dilerim! 


5 Mart 2013 Salı

31 yaşımda hala öğrenciyim!

Ayyy gaza geldim bir akşama iki yazı sığdırdım valla :) Aslında yazıyı yazıp programlayabiliyoruz, yani takvimden gün ve saat seçerek ne zaman istiyorsak o zaman yayınlanmasını sağlayabiliyoruz ama ben heyecanlı insanım bekleyemem, yazdıysam paylaşmam lazım, uyuyamam yoksa. Bu arada fark ettim ki çoğul şahıs kullanarak yazmışım cümleleri. Oradaki biz "blogger" arkadaşlarımı da kastetmek için, artık ben de onlardan sayılırım yani bir sürü yazı yazıyorum burada büyük bir ciddiyetle (!) :)
Neyse yazımın konusu büyük bir gurur duyarak okuduğum ikinci üniversite!
Heyecanlı blogger iromania" yazımda bahsetmiş olduğum hayatıma güzel katkıları bulunan arkadaşım nam-ı değer Dışavurum Seda Asolar dostum sayesinde İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisi olmaya karar verdim. Sistem çok basit işliyor aslında, tek yapmanız gereken daha önce 4 yıllık bir üniversiteden mezun olmak. Ben Bilgi Üniversitesi İşletme bölümünden mezun oldum, oldum da nasıl oldum bir ben bir allah biliyor :) 8 senede falan mezun oldum hatta annem geçen sene diplomamı görene kadar mezun olduğumdan hep şüphe etti. Üniversite zamanları apayrı bir hikaye, benim okulu bu kadar uzatmam aptallığımdan değil, salaklığımdan :) Kafam çalışıyor da derse değil dönemleri :) Benim modum şuydu her sabah ; kışın "offf hava çok soğuk bu havada evden çıkılmaz", ilkbahar " abi hava süper ne işimiz var okulda, derste gezelim", yaz; " bu sıcakta derse girilmez, bebek süperdir sahile gidelim serin serin", sonbahar; " çok yağmur var ya bu havada kim gidecek taaaa oralara" diye diye geçti 8 sene zaten :) Olay şu ki ben okumayı severim aslında, ders çalışmayı, not tutmayı vs ama canım isteyecek işte.Neyse öyle böyle güzel anılarla bitti birinci üniversitemiz işte!
Gelelim ikincisine :) Sanki hiç işim gücüm yok, bütün gün yan gel yat bir de tutturdum Sosyoloji okuyacağım diye. İyi ki de başladım valla, ilk dönem Ocak ayında bitti. Vizelerim gayet iyi geçti ( istatistik hariç), 70'ler, 80'ler uçuşuyor havalarda notlar şahane ama final zamanı biraz yoğun ve yorgundum..Tam Beren'in akşam uyku düzeninin değiştiği zamana denk geldi, akşam oturup çalışacak mecalim kalmıyordu, hiç çalışamadım finallere ve zaten birkaç ders fire vererek bitirdim ilk dönemi. Ama bahar dönemine çok gaza geldim sadece geçmeye değil direk yüksek notlar almaya odakladım kendimi :) 25 Şubat itibariyle de bahar dönemi başladı haydi hayırlı uğurlu olsun!
Sosyoloji güzel bir bölüm, okuması keyifli, öğrendiklerim hayatımın akışı için de çok etkili olabiliyor. İlk dönem derslerim;
Psikoloji
Felsefe
Sosyoloji
Siyasal Bilimler Tarihi
İstatistik
Aslında ders sayısı az ama okunacak döküman çok!Okumak da yetmiyor ki anlamak lazım! Felsefeyi öyle hop diye anlayamıyorum ben mesela :) Bir kaç kere okumam lazım, yani içeriği anlamadan önce cümleyi çözmem gerektiği bir sürü durum oluyordu.
Bahar dönemi derslerim;
Küçük Gruplar Sosyolojisi
Sosyal Bilimlerin Felsefesi
Psikoloji II
Uygarlıklar Tarihi
Sosyoloji II
Bu yazıyı da neden yazdım :) Hem bu konuda önümüzdeki sene gaza gelip ben de yapayım mı acaba diyen birileri olabilir hem de destek lazım bana gaz lazım biraz daha :) Şaka bir yana finaller 8-9 Haziran haberdar ederim sonuçlardan!


4 Mart 2013 Pazartesi

Enginar mı oooo yeaaaa!!!

Benim için her öğle yemeği bir dert, bu yüzden genellikle yemiyorum. Günüm kısaca şu şekilde ilerliyor. Sabah saat 8 buçuk-9 arası Beren Bey ile uyanıyorum. Hemen onun kahvaltısı hazırlanıyor ve öncelikli Bero kahvaltısını yapıyor. Sonrasında eğer dışarı çıkmayacaksak ben kendime bir kahvaltı hazırlıyorum. Zaten ben kahvaltımı edene kadar saat 10 buçuk civarına geliyor. Berenle oyunlar, sohbetler, danslar derken 1'e doğru bizim küçük beyin uykusu geliyor ve yatıyor. Bu benim için yalnız kalacağım yaklaşık 2-2 buçuk saat anlamına geliyor. Yeni anneler bilir bu zaman çok değerlidir bizim için. Yapmak istediğimiz bir sürü şeyi bu iki saate sığdırmak zorundayız. Kitap okunacaksa bu arada okunacak, tv izlenecekse bu arada izlenecek, benim bir de başımda bu ara örgü de var, eğer yorgunluk varsa bu iki saatte uyudun uyudun yoksa akşama kadar yorgun olmaya devam etmek zorunda kalıyorsun. Tabi Beren'e öğle yemeği ve kendimize akşam yemeği  yapmak da bu saatler arasında olmak durumunda kalıyor. Yapılacak bunca işin arasında bir de öğle yemeği yemek hiç cazip değil. Gerçi Beren uyandıktan sonra da yemek yiyebilirim bunda sıkıntı yok ama işte, uyumuş dinlenmiş, oyuna aç kalmış bir Beren'le vakit o kadar hızlı geçiyor ki o da aklıma gelmiyor tabi. Bu ara biraz kilo verdim, zayıf olmak güzel bir şey buna hiç lafım yok ama çok zayıf olmak da iyi olmuyor. Bir de yorgun düşüyorum bir süre sonra aç olduğum aklıma geldiğinde. Konuyu uzatmayayım böyle böyle kısa çabuk kalorisi az vitamini fazla atıştırmalıklar ürettim kendime. Daha çok Beren'e yaptığım çorbalardan içiyorum bu aralar.

İrem'in Enginar Salatası



Bu yazı bugün yaptığım yerken mest olduğum bir salata ile ilgili :) Hem kolay hem de besleyici olan bu salatayı  " ayyy hafif acıktım ne yesem acaba!?" diyenlere armağan ediyorum. Malum Mart ve Nisan ayı Enginar ayı. Beni tanıyan herkes bilir ben dereotundan nefret ederim. Yani şimdi nimete böyle demek istemem ama gerçekten hissettiklerimi ancak bu duygu ile ifade edebiliyorum. Örneğin dereotu ile aynı torbaya girmiş salatalığı bile yemem. O derece yani! Annem de senelerdir herkes gibi enginarı dereotu ile yapangillerden. Tabi ben bunca sene sadece bu yüzden enginarın tadını bilmeden büyüdüm :) Sonra bir gün süper yemekler yapan Bilge arkadaşım Enginar dolması yaptı bize. Biliyor ben dereotu sevmem hiç koymamış içine de yanına da. Yedim ve o gün enginar ile olan aşkım başladı. Ayyy o ne güzel bir sebzedir yarabbim! Neyse dediğim gibi bu aylar enginar'ın kılçıksız, yumuşak olduğu en güzel zamanı. Biz de bunu değerlendirip, yemeğini, dolmasını, salatasını herşeyini yemek istiyoruz bu aziz sebzenin. Ben bugün bana kalan iki saatlik süreçte Beren'e yemek yapmak ve uyumak hakkımı kullandım. Bu yüzden hemen en pratiğinden enginar salatası yaptım kendime de. Burada ana malzeme haşlanmış enginar, geri kalanı ne isterseniz o :)
Ben evde bulunan salata malzemelerini kullandım, çok birşey yoktu olanlarla idare ettik işte :) Benim salatam marul, taze soğan, enginar ve kornişon turşudan oluşuyordu. Üzerine klasik zeytinyağı, limon ve tuz. Ama dediğim gibi bu başka birçok yeşilliğin yanına da süper gider! Neyse salata zevkiniz yapın, içine haşlanmış enginarı atın, isterseniz nar ekşisi de çok iyi gider üzerine, haydi afiyet olsun!

2 Mart 2013 Cumartesi

"Frozen" güzel film!

Biraz önce "Frozen" adlı bir film izledik. Gerçi filmlerimizin arasında duruyor ne zamandır, bu akşam biraz gerilesim geldi koydum filmi. Eski çalıştığım yerde her Cuma ve Pazartesi filmci gelirdi, yıllar önce ondan aldığım bu eser Rusça çıktı iyi mi!! Menüden falan mümkün değil değiştirmek. Neyse süper komşum milyonlarca filmi arşivinde bulunduran Ezgi ve Batu çifti sağolsun hevesim kursağımda kalmadı. Pıt diye buldular arşivden filmi :)

Filme gelince uzun zamandır bu kadar gerildiğim bir film izlememiştim. Yani bu uzun zamandır gerilim filmi izlemediğim için mi yoksa film gerçekten çok gergin geçtiği için mi sizler karar verirsiniz artık :)
Doğum öncesi birkaç sene ve doğum sonrasında dağa gidemiyor olsam da kayak ve snowboard yapmayı çok severim. Düşündüm de sevecek kadar hatırlıyor muyum acaba, eğer bisiklete binmek gibi unutulmayan birşeyse kesin sevmeye devam ediyorumdur. Sonuçta 5 yaşımdan beri, bir kaç sene öncesine kadar her kış kayak yapmaya giden biriydim. Bu zamanın son 4 senesi de boardla geçti. Umarım unutmamışımdır.
Hey gidi günler :)

Film de adından da anlaşılacağı gibi dağda geçen bir gerilim hikayesi. Aslında hikaye çok klasik ama olayların akışı boş gerilim filmi severlere ( benim gibi :)) akıcı gelecektir. Film bittiğinde acaba gerçek bir hikayeden alıntı mı diye düşündüm ama "written and directed by Adam Green" yazdı. Demek ki adam oturmuş yazmış.
Film öyle öğretici cinsten bir film değil öncelikle onu söyliyim dediğim gibi boş gerilim filmi sevenlere hitap eden bir film. Ama ben tabiki de bu filmden birşeyler öğrendim :)
Neymiş; Karanlıkta kayak yapmayı istemek saçmalıkmış, bir de tüm köpekler kurt soyundan geliyorsa bizim Patik köpek mökek değil arkadaş :) Aslında yazacak bir iki neymiş daha var da onları yazarsam filmin detayı hakkında bilgi vermiş olurum. Sonuç Titanic filminden çıkarken "Filmin sonunda gemi battı" diyene kızan insan  modeli gibi olmasın :) Herkese iyi seyirler dilerim!